Hukuki Statü
BATI TRAKYA'NIN HUKUKİ STATÜSÜ

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESi

BIRLESMIS MILLETLER GENEL KURULU, 10 ARALIK 1948'DE TOPLANARAK, INSAN HAKLARI EVRENSEL

BILDIRGESI'NI YAYINLAMISTIR

MADDE 1 :Tüm insanlar özgur, deger ve hak bakimindan esit olarak dogarlar. Akil ve vicdana sahiptirler. Birbirlerine karsi kardeslik düsünceleriyle davranmalidirlar.

MADDE 2 : Herkes; irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da baska inançlarina bakilmaksizin esit haklara sahiptir. Insanlar ulusal ve toplumsal kokenleri, zenginlikleri, dogus farkliliklari ya da herhangi baska bir ayrim gozetilmeksizin bu bildirgede belirtilen tüm haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilirler.

MADDE 3 : Yasamak, özgürlük ve kisi güvenligi herkesin hakkidir.

MADDE 4 : Hiç kimse kölelik ya da kulluk altinda bulundurulamaz; kölelik ve köle ticareti her türlü biçimiyle yasaktir.

MADDE 5 : Hiç kimseye iskence yapilamaz; kiyici, insanlik disi , onur kirici ceza ve davranislar uygulanamaz .

MADDE 6 : Herkes nerede olursa olsun, yasal haklarinin taninmasi hakkina sahiptir.

MADDE 7 : Herkes yasalar karsisinda esittir ve ayrimsiz olarak yasalarin koruyuculugundan esit olarak yararlanma hakkina sahiptir. Herkesin, bu bildirgeyle belirtilen haklarina ters düsen ayirt edici davranislar için yapilacak kiskirtmalara karsi esit korunma hakki vardir.

MADDE 8 : Herkesin, kendisine anayasa ya da yasalalarla taninan temel haklarinin yok edilmesi ya da zedelenmesi girisimine karsi ulusal mahkemelere basvuru hakki vardir.

MADDE 9 : Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alikonamaz ya da sürülemez.

MADDE 10 : Herkes, haklarinin, gorevlerinin ya da kendisine cezai sorumluluk yükleyecek herhangi bir suçlamanin belirlenmesinde tam bir esitlikle, davasinin bagimsiz ve tarafsiz bir mahkeme tarafindan adilane ve acik olarak gorulmesi hakkina sahiptir.

MADDE 11 : a) Bir suç islemekten sanik herkes, savunmasi için kendisine gerekli tüm kosullarin saglandigi açik bir yargilanma sonucunda yasalarca suçlu oldugu saptanmadikca suçsuz sayilir. b) Hiç kimse, islendikleri sirada ulusal ya da uluslararasi hukuka göre suç olusturmayan eylemlerden ya da ihmallerden dolayi mahkum edilemez. Bunun için, suçun islendigi sirada uygulanan cezadan daha siddetli bir ceza verilemez.

MADDE 12 : Hiç kimsenin özel yasamina, ailesine konut dokunulmazligina ya da yazisma özgürlügüne keyfi olarak karisilamaz; kimsenin onur ve ününe karsi kötü davranislarda bulunulamaz. Herkesin bu karisma ve kötü davranislara karsi yasalarla korunma hakki vardir.

MADDE 13 : a) Herkesin, herhangi bir devletin topraklari uzerinde serbestce yolculuk yapma ve yasama hakki vardir. b) Herkes, kendi ulkesi icinde olmak uzere, herhangi bir ulkeden ayrilmak ve ulkesine yine dönmek hakkina sahiptir.

MADDE 14 : a) Herkesin, baski ve kiyicilik karsisinda baska ülkelere siginma ve bu ülkeler tarafindan siginik olarak kabul edilmesi hakki vardir. b) Bu hak, adi bir suçun islenmesi ya da Birlesmis Milletler'in ilke ve amaçlarina ters dusen etkinliklere dayanan kovusturmalar durumunda ileri sürülemez.

MADDE 15 : a) Herkesin bir vatandasliga hakki vardir. b) Hiç kimse keyfi olarak vatandasligindan ya da vatandasligini degistirmek hakkindan yoksun birakilamaz.

MADDE 16 : a) Evlilik cagina varan her erkek ve kadin, irk, vatandaslik ya da din bakimlarindan hicbir sinirlamaya bagli olmaksizin evlenmek ve aile kurmak hakkina sahiptir. Evlilik bakimindan, kadin ve erkek evliligin sürdürülmesinde, bozulmasinda esit haklara sahiptir. b) Evlenme bagiti ancak evlenecek kisilerin özgür ve tam istegiyle yapilir. c) Aile, toplumun dogal ve temel ögesidir; toplum ve devlet tarafindan korunma hakkina sahiptir.

MADDE 17 : a) Herkes tek basina ya da baskalariyla birlikte mal ve mulk edinme hakkina sahiptir. b) Hiçkimse keyfi olarak mal ve mülkünden yoksun birakilamaz.

MADDE 18 : Herkes düsünce, vicdan ve din özgürlügü hakkina sahiptir. Buna gore, herkes din ya da inanç degistirmekte özgürdür. Ayrica dinini ya da inancini tek basina ya da toplulukla birlikte açik olarak ya da özel olarak ögretim, uygulama, ibadet ve ayinlerle açiklama özgürlügüne sahiptir.

MADDE 19 : Herkesin düsünme ve anlatma özgürlügü vardir. Buna göre, hiç kimse düsüncelerinden dolayi rahatsiz edilemez. Ayrica ülke sinirlari söz konusu olmaksizin bilgi ve düsünceleri her türlu araçla aramak, saglamak ve yaymak hakkina sahiptir.

MADDE 20 : a) Herkes bariscil yollarla toplanti yapmak, dernek kurmak ve dernege katilmak hakkina ve özgürlügüne sahiptir. b) Hiç kimse bir dernege üye olmaya zorlanamaz.

MADDE 21 : a) Herkes, dogrudan dogruya ya da serbestçe seçilmis temsilciler araciligiyla, ülkesinin devlet isleri yonetimine katilma hakkina sahiptir. b) Herkesin, ülkesindeki devlet hizmetinden esitlikle yararlanma hakki vardir. c) Hükümet yetkisinin temeli halkin iradesidir; halk bu iradesini gizli ya da açik bir sekilde özgürce oy vermelerinin saglandigi devreli ve dürüst seçimlerle belirtir.

MADDE 22 : Herkesin, toplumun bir uyesi olmasi nedeniyle sosyal guvenlige hakki vardir. Insanlarin onur ve kisiliklerinin ozgürce gelismesi için zorunlu olan ekonomik, toplumsal ve kültürel haklarin, ulusal cabalar ve uluslararasi isbirligi yoluyla her devletin örgutleri ve kaynaklariyla orantili olarak gerçeklestirmesine haklari vardir.

MADDE 23 : a) Herkes, calisma, isini ozgürce seçme, adil ve uygun calisma sartlarinin saglanmasi ve issizlikten korunma haklarina sahiptir. b) Herkesin, hiçbir ayrim gozetilmeksizin, esit calisma karsiliginda esit ücret almaya hakki vardir. c) Çalisan herkesin, kendisine ve ailesine insanlik onuruna uygun bir yasam saglayan ve gerekirse her türlü toplumsal koruma araçlariyla da tamamlanan adil ve uygun bir ücrete hakki vardir. d) Herkesin, çikarlarini korumak için sendikalar kurmaya ve bunlara katilmaya hakki vardir.

MADDE 24 : Herkesin dinlenmeye, eglenmeye, özellikle calisma suresinin uygun biçimde sinirlanmasina ve belirli devrelerde ucretli tatillere hakki vardir.

MADDE 25 : a) Herkesin gerek kendisine gerekse ailesi icin, beslenme, giyim, barinma, saglik ve öteki sosyal hizmetler de icinde olmak üzere; sagligini ve güvencini saglayacak, uygun bir yasam düzeyine hakki vardir. Issizlik, hastalik, dulluk, yaslilik ya da geçim olanaklarindan kendi istegi ve iradesi disinda yoksun kalma gibi durumlarda sosyal güvenlik hakkina sahiptir. b) Analik ve çocukluk, özel koruma ve yardim görme hakkina sahiptir. Bütün çocuklar, evlilik içinde ya da disinda dogsunlar ayni sosyal korunmadan yararlanirlar.

MADDE 26 : a) Herkes egitim görme hakkina sahiptir. Egitim parasizdir; hiç degilse ilk ve temel egitim asamalarinda boyle olmalidir. Ilk ogrenim ve egitim zorunludur. Teknik ve mesleki ogretimden herkes yararlanabilmelidir. Yüksek ögretim, digerlerine göre herkese tam esitlikle açik olmalidir. b) Egitimin amaci, insan kisiliginin tam ve özgürce gelismesi, insan hak ve özgürlüklerine sayginin güçlenmesi olmalidir. Bütün milletler, irk ve din gruplari arasindaki anlayis, hosgörü ve dostlugu özendirmeli ve Birlesmis Milletlerin barisin sürdürülmesi yolundaki çalismalarini gelistirmelidir.

MADDE 27 : a) Herkes, toplumdaki kültürel calismalara serbestce katilmak, güzel sanatlarla ilgilenmek, bilimsel ilerlemenin getirdigi yararlara ortak olmak ve bundan yararlanma hakkina sahiptir. b) Herkesin, sahibi bulundugu her türlü bilim, edebiyat ya da sanat yapitlarindan dogan moral ve maddi çikarlarin korunmasi hakki vardir.

MADDE 28 : Herkesin, bu bildirgede öngörülen hak ve özgürluklerin tam uygulanmasini saglayacak bir toplumsal ve uluslararasi düzene hakki vardir.

MADDE 29 : a) Herkesin kisiliginin tam ve özgür gelismesi, içinde yasadigi topluma karsi gorevlerini yerine getirmesiyle olanaklidir. b) Herkes, haklarini kullanmak ve ozgurluklerinden yararlanmak konusunda; ancak yasalarla sirf baskalarinin hak ve özgürlüklerinin taninmasini ve bunlara saygi gosterilmesini saglamak amaciyla ve toplumun ahlak, duzen ve genel gönencinin gereklerini karsilamak icin belirlenmis kurallara baglidir. c) Bu hak ve özgürlükler hiçbir sekilde Birlesmis Milletlerin amaç ve ilkelerine ters düsecek biçimde kullanilamaz.

MADDE 30 : Bu bildirgenin hiçbir yargisi, içinde yayinlanan hak ve özgürlüklerin bir devlet, sinif ya da kisi tarafindan yok edilmesini güden bir calismaya girismeye ya da eylemli olarak bunu islemeye herhangi bir hak getirir nitelikte yorumlanamaz.

1830 Londra Protokolü

Yunansitan'ın bağımsızlık savaşı, Fransa ve İngiltereyi doğrudan ilgilendirmekle birlikte aslında Osmanlı-Rus savaşına bağlı idi. 1828'de vuku bulan savaş sonunda imzalanan Edirne Anlaşması (1829) ile Osmanlı Devleti Yunanistan'ın muhtariyetini tanımak zorunda kaldı. Bu durum Rusya'nın Balkanlar'da prestij kazanması demekti. İngiltere hükümeti derhal harekete geçerek Londra'da Fransa ve Rusya'nın da katılmasıyle bir konferans yapılmasını sağladı ve 3 Şubat 1830'da Yunanistan'ı bağımsız bir devlet olarak ilân eden Londra protokolü imzalandı. Büyük devletler, bu bağımsızlığı Mayıs 1832'de yapılan bir antlaşma ile Babıâlî'nin de tanımasını sağladılar.

Yeni Yunanistan devletinin toprakları içinde kalan Müslüman azınlıklar bu 1830 Londra Protokolü ile birtakım güvencelere sahip olmaktadır. Protokolün 5. maddesine göre Yunan hükümeti, aynen Osmanlı hükümeti gibi, derhal genel bir af ilan edecek ve kendisine karşı çarpışmış olanların mal-mülklerinden yoksun bırakılmamasını ve bu kişilere hiçbir nedenle ilişilmemesini sağlayacaktır. Yunanistan'a bırakılmış olan toprak ve adalarla yaşayan Müslümanlardan yerlerinde kalmak isteyenler mülkiyetlerini koruyacaklar ve aileleriyle birlikte tam bir güvenlikten yararlanarak yaşayacaklardır. Protokol'ün son maddesi, protokol hükümlerinin üç ülke temsilcileri tarafından Osmanlı hükümetine ve Yunanistan'a tebliğ edileceğini karara bağlamaktadır. Bu tebliğ Yunan hükümetine resmen 8 Nisan'da yapılmış, Yunanlıların Protokol'deki sınırlar konusunda büyük hoşnutsuzluk göstermesi üzerine üç ülke temsilcileri mevcut hükümlerin tartışılamayacağını bildirmiş ve Prototol 16 Nisan tarihinde Yunan meclisince seçilmiş Yunanistan Valisi Kapodistrias tarafından Yunan hükümeti adına resmen kabul edilmiştir.

1881 İstanbul Milletlerarası Sözleşmesi

Yunanistan'ın Tesalya'yı topraklarına katacak biçimde genişlemesi üzerine, kendisine bir takım yükümlülükler getirecek olan 24 Mayıs 1881 İstanbul Milletlerarası sözleşmesi imzalandı. Bir tarafta Fransa, Almanya, Avusturya, Macaristan, İngiltere, İtalya, Rusya, diğer tarafta Osmanlı Devleti arasında imzalanan bu sözleşme, 1878 Berlin Antlaşmasının 24. maddesince öngörülen arabuluculuğu yerine getirmekte ve Yunanistan Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki yeni sınırları tespitten sonra, Yunanistan'a terkedilen topraklar üzerindeki müslümanların haklarını güvence altına almaktadır.

3. madde bu Müslümanların hayat, mal, onur, din ve geleneklerinin saygı göreceğini, bu kişilerin Yunan kökenli yurttaşlarla aynı medeni ve siyasî haklara sahip olacaklarını belirtmektedir. 4. madde'ye göre Müslümanların çiftlikleri, otlakları, meraları, kışlakları, ormanları, her türlü toprak ve diğer taşınmaz malları üzerindeki mülkiyet hakları, ister özel kişilere ister cemaatlara ait olsun, Osmanlı hukukuna dayanan ferman, tapu vb. belgeler geçerli sayılmak suretiyle korunacaktır. Gelirleri cami, okul vb. gibi kuruluşlara giden vakıf mallarının mülkiyeti de aynı madde ile korunmaktadır. 5. madde ile Sultan ve ailesinin malları aynı güvence altına alınmaktadır. 6. madde, hiç kimsenin yasayla kararlaştırılmış kamu yararı nedeni dışında ve tazminatsız mülkiyetinden yoksun bırakılamayacağı hükmüne getirmekte, hiçbir mal sahibinin toprağını köylülere satmaya zorlanamayacağını ve bütün Krallığa uygulanacak bir yasa çıkarılmadıkça toprak sahibi - toprağı işleyen ilişkilerine bir değişiklik getirilemeyeceğini, ayrıca Krallık dışında oturan toprak sahiplerinin taşınmaz mallarını üçüncü kişilere yönettirebileceklerini karara bağlamaktadır. 7. madde, Yunanistan'a bırakılan topraklara komşu olan bölgelerde oturanların bu topraklarda bulunan otlaklara vb. eskidenberi göndermekte oldukları sürülerini göndermeye devam edebileceklerini söylemektedir. Bu son iki maddede Müslüman deyimi geçmemekle birlikte, sözkonusu hakların Müslümanlara yarayacak nitelikte olduğu açıktır. 8. madde hükmü, Müslümanların dinlerini özgürce uygulayabilmeleriyle ilgilidir.

Daha önemlisi, mevcut veya bundan sonra oluşacak Müslüman cemaatlarının özerkliği ve hiyerarşık örgütlenmesi tanınmakta, bunlara ait fonlara ve gayri menkullere ilişilemeyeceği belirtilmektedir. Bu cemaatların din konularında manevi önderleriyle olan ilişkilerine hiçbir biçimde dokunulamayacak, yerel şeriat mahkemeleri sırf dini konularda yetkilerini sürdüreceklerdir. 11. maddeye göre, Müslümanları özellikle ve istisnai olarak hedef alan hiçbir silahtan arındırma önlemine başvurulmayacaktır. 13. madde, gerek Ondokuzuncu Yüzyıl ve gerekse Milletler Cemiyeti dönemi antlaşmalarında mutlaka rastlanan bir yurttaşlık hükmü getirmektedir. Bu antlaşmalarda, oturdukları topraklar el değiştiren kişilerin vatandaşlık durumu ele alınmış ve gerek bunların özgür iradelerini kullanabilemeleri için, gerekse vatansızlık durumunun ortaya çıkmaması için tedbir alınmıştır. Bu madde hükmüne göre de, terkedilen topraklarda doğan veya halen oturan ve Osmanlı vatandaşlığını korumak isteyenlere, ikâmetgahlarını Osmanlı İmparatorluğu'na taşımak için üç yıllık bir süre tanınmakta, bu kişilerin taşındıktan sonra 6. madde hükmünden yararlanacağı belirtilmekte, ayrıca bu süre içinde bu kişilere askerlik yükümlülüğü getirilemeyeceği karar altına alınmaktadır. Bu hükmün benzeri sonraki birçok antlaşmada tekrar görülecektir. Aynı biçimde, benzeri antlaşmalarda yinelenen bir hüküm de, 17. madde ile getirilen bir karşılıklı genel af güvencesi ile ilgilidir.

Bu sözleşme, 18. maddesi hükmünce, Yunanistan krallığı ve Osmanlı İmparatorluğu arasında İstanbul'da 2 Temmuz 1881'de yapılan bir sözleşmeyle her iki ülke tarafından onaylanmış ve yürürlüğe konmuştur.

1913 Atina Antlaşması ve 3 Numaralı Protokol

İtalya'nın Trablusgarp'a saldırmasından yararlanan Balkan ülkeleri birleştiler ve daha İtalya ile barış görüşmeleri başlamadan Osmanlı Devletine savaş açtılar. Savaş, büyük devletlerin hiç ummadıkları bir biçimde ve hızda Osmanlı ordularının her tarafta yenilgisiyle sonuçlandı. Edirne bile işgal edildi. Bununla birlikte Balkan ülkeleri savaş ganimetini paylaşamadıklarından birbirlerine girdiler. Bundan yararlanılarak Edirne ve bir kısım toprak geri alındı. Sonunda Kavala, Dedeağaç ve bütün Trakya'yı alan Bulgaristan'la 29 Eylül, Selanik, Güney Makedonya ve Girit'i alan Yunansitan'la 14 Kasım 1913'de antlaşmalar imzalandı. İşte, Müslümanlara vermek zorunda kaldığı azınlık hakları açısından Yunanistan'a en fazla yükümlülük getiren uluslararası metin olan 1-14 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşması budur. Genel af ilan edilmesi ve Osmanlı toprağına göç edeceklere askerlikten muaf olacakları üç yıllık süre tanınması gibi bütün antlaşmalarda her zaman rastlanan hükümler dışında, 1913 Antlaşması'nın getirdiği önemli hükümler şunlardır:

2. madde iki ülke arasında daha önce yapılmış veya yürürlüğe konmuş bütün anlaşmaları tekrar gündeme getirmektedir. Böylece, azınlık hakları açısından 1830 ve 1881 metinleri bir kez daha onaylanmaktadır. Aynı madde hükmüne göre, Antlaşmaya ekli 3 numaralı protokol Yunanistan'ın bütün topraklarında geçerli olacaktır.

5. madde, Yunanistan'a bırakılan topraklarda işgale kadar edinilen hakların ve Osmanlı belgelerinin geçerli olacağını belirtmektedir. 6. maddeye göre, Osmanlı tabiiyetini koruyarak Yunanistan'ı terketmiş olanlar bu topraklardaki gayri menukllerini korumaya ve onları başkalarına idare ettirmeye devam edeceklerdir. Kır ve kentlerde Osmanlı hukukuna göre özel ve tüzel kişilerce edinilmiş mülkiyet hakları Yunanistan'ca tanınmaktadır. Hiç kimse kanunun tespit edilmiş kamu yararı söz konusu olmaksızın, uygun ve peşin bir tazminat ödenmeden mülkiyetinden yoksun bırakılamayacaktır.

7. madde Padişah ve sülalesinin mallarını güvence altına almaktadır.

11. maddede, bırakılan topraklarda oturanların hayat, mal, şeref, din ve gelenekleri güvence altına alınmakta, bunların Yunan yurttaşlarla aynı medeni ve siyasî haklara sahip olacakları, dinlerini açıkça uygulayabilecekleri belirtilmektedir. Halife olarak padişah'ın ismi hutbelerde okunmaya devam olunacaktır. madde ayrıca, Müslüman cemaatlarının yönetimi konusunda önemli hükümler getirmektedir. Mevcut veya oluşacak bu cemaatların muhtariyyetine ve hiyerarşik yapısına dokunulmayacak, sahip oldukları fonlara ve gayri menkullere ilişilmeyecektir. Müslümanlarla manevi önderleri arasındaki ilişkilere karışılmayacak, bu dînî önderler İstanbul'daki Şeyhülislamlık makamına bağlı olacaklardır. Müftüler Müslüman seçmenlerce seçilecektir. Başmüftü, Yunanistan'daki bütün müftülerin toplanarak seçecekleri üç aday arasından Yunan Kralı tarafından atanacak, bu atama üzerine Osmanlı Padişahı kendisine bir "menşur" ile onun fonksiyonlarını yerine getirmesini ve diğer müftülere karar ve fetva yetkisi vermesini sağlayacak bir "mürasele" gönderecektir. Böylece, en azından manevi olarak Müslüman cemaatının İstanbul ile ilişkileri sürdürülmüş olmaktadır. Müftüler yalnız din konularında ve vakıfların yönetimine nezaret etmekte değil, Müslümanların evlenme, nafaka ve mütevelli tayini gibi dünyevi meselelerinde de yetkilidirler. Kararları Yunan makamlarınca uygulamaya konacaktır.

12. madde, her türlü vakfın güvence altına alındığını, bırakılan topraklarda bunların cemaat tarafından yönetileceğini, gelirleri Osmanlı İmparatorluğu'nda bulunan kurumlara bırakılmış olsa bile bu vakıfların Evkaf Vekaleti tarafından satılana dek Müslüman cemaatlarınca yönetilmeye devam olunacağı hükmünü getirmektedir. Vakıf rejimi ancak uygun ve peşin tazminat verilerek değiştirilebilecektir. Eğer çeşitli din ve hayır kuruluşları yeterli gelirden yoksun kalacak olurlarsa, devlet yardım edecektir.

1913 Antlaşmasına üç protokol eklenmiştir. Antlaşmanın 2. maddesi hükmüyle "bütün Yunanistan topraklarında" geçerli kılındığını gördüğümüz 3 numaralı protokol gene Müslümanlara birtakım azınlık hakları getirmektedir. Buna göre, başmüftü ve müftüler Yunan memurlarının hak ve görevlerine sahip olmakta, başmüftü, müftüleri malî ve dînî bakımdan denetleyebilmektedir. Bu müftüler ancak Yunan Krallığı anayasasının 88. maddesi gereğince görevden alınabileceklerdir. En önemlisi, Protokol, Müslüman cemaatlarının tüzel kişiliğini tanımaktadır (md. 13). Protokol Müslüman özel okullarını ve bunların gelirlerini de tanımaktadır. Bireylerden veya İslam ileri gelenlerinden oluşacak komisyon tarafından kurulacak okullar da aynı statüde olacak, buralarda eğitim resmi programa uymak ve Yunanca zorunlu olmak şartıyla Türkçe yapılacaktır.

Görüldüğü gibi, 1913 Antlaşması herşeyden önce Müslümanların mülkiyet haklarını titizlikle güvence altına almakta, can, din, gelenek gibi temel noktalara atıf yapmakta ve cemaat yönetimlerinin muhtariyeti, müftü seçimi, vakıfların yönetimi ve hatta İstanbul'la ilişkilerin sürdürülmesi ve kimi vakıf mallarının satışı konusunda Osmanlı Evkaf Vekâleti'ne atıf yapmaktadır. 3 numaralı protokol ise cemaatların tüzel kişiliğini açıkça tanımakta, Müslüman okullarının muhtar yönetimine ve buralarda Türkçe eğitim yapılmasına imkân vermektedir.

1913 Atina Antlaşması'nda getirilen haklar "Yunanistan'a bırakılan topraklar" kaydıyla sınırlı idi. Bununla birlikte, Antlaşma'nın 2. maddesi hükmü, 3 numaralı protokolü bu sınırın dışında bırakmakta ve onu bütün Yunanistan toprakları için geçerli saymaktadır.

10 Ağustos 1920 Yunan Sevr'i

Türkiye'de "Sevr Antlaşması" denince, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasını belgeleyen uluslararası metin akla gelir. Oysa, aynı yer (Sevr) ve tarihte (10 Ağustos 1920) Osmanlılarla ilgili olarak imzalanmış bir değil, tam üç tane Sevr Antlaşması söz konusudur. Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayan antlaşma, Batı Trakya'yı Yunanistan'a resmen veren Trakya konusundaki antlaşma, üçüncüsü de Yunanistan'daki azınlıkların korunmasıyla ilgili olarak yapılan antlaşma ki, "Yunan Sevr'i" olarak bilinmektedir.

"Yunanistan'daki Azınlıkların Korunmasına İlişkin Antlaşma" adını taşıyan ve bir yanda Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, diğer yanda Yunanistan Krallığı tarafından imzalanan bu üçüncü antlaşma, toprakları genişleyen ülkelere azınlıkları koruma konusunda adı geçen tarafından kabul ettirilen antlaşmal
ardan biridir.

"Başlangıç" bölümünde, 1913 başındanberi Yunan Krallığı'nın, topraklarını büyük ölçüde genişlettiğini tespit eden Yunan Sevr'i, bu ülkede yaşayanlara hiçbir ayrım gözetmeden hak eşitliği sağlanmasını ve bu hakların "Krallığa eklenebilecek topraklarda da" geçerli olmasını öngörmektedir. Yunanistan bu antlaşmayla kimi ülkelere karşı bu konuda daha önce kabul ettiği kimi yükümlülüklerden kurtulacak ve bundan böyle yalnız Milletler Cemiyeti'ne karşı yükümlülük altına girecektir. İki bölümden oluşan, birinci bölümü azınlık haklarıyla, ikincisi ise büyük devletlere birtakım ayrıcalıklar tanımakla ilgili olan antlaşmanın önemli hükümleri şöyle özetlenebilir :

Antlaşmanın 1. maddesi, Milletler Cemiyeti sisteminde her adımda bir rastladığımız bir hüküm getirmekte ve 1. bölümün 2.-8. maddeler arasının temel yasa sayılacağını ve bunlarla çatışacak hiçbir millî yasanın vb. çıkarılamayacağını söylemektedir. Aynı hükme (onaylanmamış, uygulanmamış Osmanlı Sevr'inin 140. maddesinde, Lozan Antlaşması'nın ise 37. maddesinde rastlamaktayız.

2. madde yalnız vatandaşlara değil, ülkede bütün yaşayanlara doğum, vatandaşlık, dil, soy veya din farkı gözetmeden hayat ve özgürlük koruması getirmektedir. Bu insanlar dinlerini özgürce uygulayabileceklerdir.

3.-6. maddeler vatandaşlıkla ilgilidir. Bunlara göre, antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihte ülkede oturanlar ve bunların Yunanistan'da doğan çocukları (oturmasalar bile) Yunan vatandaşlığına kabul edilmekte, başka bir uyruğu seçenler, taşınmaz malları üzerindeki hakları saklı kalmak koşuluyla, seçtikleri ülkeye göçedebilmektedirler.

7. madde'ye göre bütün Yunan vatandaşları yasa karşısında eşit olup aynı medeni ve siyasî haklardan, ayrım yapılmaksızın yararlanırlar. Din ve inanç farkı, işe alınma, memur olma vb. hakların kullanılmasında etkili olmayacaktır. Vatandaşlar özel işlerinde ve yayınlarda istedikleri dili kullanabilecek, mahkemelerde de bu konuda kendilerine gerekli kolaylıklar sağlanacaktır.

8. madde soy, din ve dil azınlıklarına, harcamaları kendilerine ait olmak üzere, dinî ve ictimaî müesseseler ve okullar kurma, işletme ve denetleme hakkını vermekte, burada kendi dillerini kullanma imkânı sağlamaktadır.

9. madde yalnızca 1 Ocak 1913'ten sonra Yunanistan'a katılan topraklarda geçerli olmak üzere, farklı dil konuşan vatandaşların önemli oranda bulundukları yerlerde bu toplumlara devlet ve belediye gibi kamu bütçelerinden eğitim, dinî ve insanî amaçlarla adil bir miktarın ayrılacağını öngörmektedir.

10. madde'de Müslümanları kişisel durum ve aile hukuku ile ilgili sorunlarının İslam adetleri çerçevesinde çözülmesi için gereken önlemlerin alınacağı belirtilmekte ve cami, mezarlık ve diğer İslamî kuruluşlar güvenceye kavuşturulmaktadır. Vakıflar ve diğer İslamî ve insanî kuruluşları tanınmakta, yeni dinî ve insanî kuruluşların meydana getirilmesi durumunda Yunanistan'ın bu tür özel kuruluşlara sağlanan kolaylıkları esirgemeyeceği hüküm altına alınmaktadır.

Yunan Sevr'inin azınlıkların korunmasıyla ilgili olan I. Bölümü, bu antlaşmanın getirdiği azınlık hükümlerinin Milletler Cemiyeti güvencesi altında olduğunu, Konsey'in çoğunluk kararı olmadan değiştirilemeyeceğini, ayrıca bu hükümler konusunda Yunanistan ile antlaşmaya taraf veya Cemiyet Konseyi üyesi olan herhangi bir ülke arasında bir anlaşmazlık çıkarsa, bu ülkelerin istedikleri takdirde Yunanistan'ı zorunlu olarak Uluslararası Daimi Adalet Divanı'na götürebileceklerini, bu durumda Divan'ın kararının kesin olacağını öngören 16. madde ile son bulmaktadır. Antlaşmanın II. bölümünü oluşturan 17.-20. maddeler, büyük devletlere tanınacak çeşitli ayrıcalıklarla ilgilidir.

Görüldüğü gibi, 1920 Yunan Sevr'i bu ülkeye üç tip yükümlülük getirmektedir. Birincisi, 2. madde'de olduğu gibi bu ülkede yaşayan herkese yaşama hakkı ve hürriyet tanınmaktadır. İkincisi, din, dil ve soy azınlıklarına 7. maddede görüldüğü gibi medeni ve siyasal haklardan ayrım yapılmaksızın yararlanma hakları getirilmektedir. Üçüncüsü de, 8. ve 14. maddelerde görülen kendi dilinde eğitim, vakıfların tanınması vb. hakların varlığıdır. Bu hakları taşıyanlardan 9. madde, "1 Ocak 1913'ten sonra katılan topraklar içindir" hükmü nedeniyle, Batı Trakya için de özel bir nitelik göstermektedir.

Maddelerde rastlanan bu hükümler dışında, Antlaşmanın başlangıç bölümünde önemli iki nokta dikkati çekmektedir. Birincisi, "Yunanistan'ın daha önce birtakım ülkelere karşı giriştiği birtakım yükümlülüklerin kaldırılması" deyimi, Yunanistan'ın kendi ülkesindeki Müslüman azınlıkların korunması için 1830 ve 1881 yıllarında büyük devletlere karşı giriştiği taahhütlerin kalkmasıyla ilgili olarak yorumlanmak gerekir, Çünkü Yunan Sevr'i de büyük devletlerle yapılmış bir antlaşmadır. İkincisi, şimdiye dek yalnızca "Yunanistan'a bırakılan topraklar"la sınırlı olan azınlık hakları Yunan Sevr'i ile bütün Yunanistan'a genişletilmekte, hatta bununla da yetinilmeyerek, Antlaşmanın yapılmasından (1920) sonra Yunanistan'a katılabilecek olan topraklar için de geçerli kılınmaktadır. Hatırlanacağı gibi, Oniki Ada Yunanistan'a 1947 Paris Antlaşması ile katılmıştır

Lozan Antlaşması'nın Getirdiği Statü

Lozan Barış Antlaşması'nın "Siyasî Hükümler" adını taşıyan I. kısmının III. faslı, "Azınlıkların Korunması" adı altında Türkiye'deki Müslüman olmayan azınlıkların statüsünü belirleyen birtakım hükümler getirmektedir. 37.-44. maddelerini oluşturan bu hükümlerden sonra gelen ve Faslın son maddesi olan 45. madde hükmüne göre "Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan'ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır".

Böylece kabul edilen 45. madde ile Lozan'da azınlık koruma hükümleri Batı Trakya Türklerinin özel azınlık koruma rejimi olarak ortaya çıktı. Batı Trakya Türklerini ilgilendirdiği biçimiyle (yani Yunanistan'ın yükümlülükleri açısından) şöyle özetlenebilir :

37. maddeye göre Yunanistan, bu hükümleri temel yasa olarak tanıyacak ve hiçbir yasa vb. metin ve resmi işlemin bunlarla çelişmesine izin vermeyecektir.

38. maddeye göre hiçbir ayrım yapılmaksızın herkesin hayat ve özgürlüğü korunacak, herkes dinini özgürce uygulayabilecek, dolaşım ve göç etme özgürlüğüne sahip olacaktır.

39. maddeye göre Müslümanlar tüm medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklar, yasa önünde eşit olacaklar, din ayrılığı bu haklardan yararlanmada, özellikle amu hizmetine girmede ve yükseltilmede engel oluşturmayacaktır. Maddenin son iki fıkrasında bütün Yunan vatandaşlarının çeşitli işlerinde istediği dili kullanmasına imkân verdiği gibi, Müslümanların mahkemelerde de kendi dillerini kullanabilmeleri için gerekli kolaylıkların sağlanması hükmünü getirmektedir.

40. madde, Müslümanların, giderlerini kendileri ödemek şartıyle, her türlü hayır kurumu, okul ve benzeri kurumları kurarak bunları yönetmek ve denetlemek hakkını güvence altına almakta, buralarda kendi dillerini özgürce kullanmak ve dinî törenlerini yapmak imkânını getirmektedir.

41. maddeye göre, Müslümanların önemli oranda oturdukları yerlerde Yunan yetkilileri Müslüman çocuklarının ana dilinde öğrenim görebilmeleri için gerekli tedbirleri alacak, bu azınlık bu tür yerlerde kamu bütçelerinden eğitim, din ya da hayır işleri için hakça bir pay alma hakkına sahip olacaktır.

42. madde hükmüne göre Yunan hükümeti müslümanların aile hukukuyla ve kişi halleriyle ilgili durumlarını bu azınlığın gelenek ve göreneklerine uygun biçimde çözümlenmesini güvence altına almakta, bunların dinî müesseselerini tam bir koruma altına almanın yanı sıra, vakıf ve dinî kuruluşlarına her türlü kolaylığı sağlamayı ve bu nitelikte kurulacak yeni kurumlardan gerekli kolaylıkları esirgememeyi üstlenmektedir.

43. madde Müslümanların inançlarına aykırı davranışta bulunmaya zorlanamayacağı, bu inançlar yüzünden yasanın öngördüğü bir işlemi yerine getirememeleri durumunda haklarını yitirmemeleri hükmünü getirmektedir.

44. maddeye göre Yunanistan'ın yükümlendiği hükümler uluslararası nitelikte sayılarak Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altına konmakta, Cemiyet Konseyi'nin çoğunluk kararı olmadan değiştirilememekte, Konsey üyelerinden herhangi biri bu hükümlere aykırı davranış gördüğü zaman bunu Konsey'in dikkatine sunabilmekte, Konsey de bu konuda gerekli göreceği yönergeleri verebilmektedir. Bir anlaşmazlık durumunda Uluslararası Daimi Adalet Divanı'na gidilecek ve Divan'ın hükmü kesin olacaktır.

Daha önce de zikredildiği gibi Yunan Sevr'i olarak bilinen ve Yunanistan'da ekalliyetlerin himayesine dair 10 Ağustos 1920 tarihli antlaşma, Lozan'da Müttefik devletlerle (İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya) Yunanistan arasında imzalanan 16 numaralı protokolle teyid edilip Lozanla birlikte yürürlüğe girmesi sağlanıyor. Böylece Batı Trakya Türklerinin hak ve hukuku Lozan'da iki belge ile tespit edilmiştir. Bu belgelerden biri Müttefik devletlerle birlikte Türkiye'nin de taraf olduğu "Azınlıkların Himayesi" başlıklı 37.-45. maddeler, diğeride Müttefiklerle Yunanistan arasında imzalanan Yunan Sevr'ini geçerli kılan 16. numaralı protokoldur. Batı Trakya Türkleri birincisinde Yunanistan'ın baskıları karşısında statülerini korumada, hak ve hukukunu aramada Türkiye'ye müracaatta bulunabileceklerdir. İkincisinde ise hak ve hukuk arama mücadelesini Milletler Topluluğunun devamı olan Birleşmiş Milletler bünyesinde sürdürebileceklerdir.

Lozan'dan Önceki Antlaşmaların Geçerliliği

Yunanistan'daki Müslüman azınlıkların durumunu belirleyen uluslararası metinlerin geçerliliği ve kapsamı üzerinde durarak bugünkü durumu tespit etmek yerinde olacak. Bunu yapmak iki açıdan gereklidir. Birincisi, bu bölümde Müslüman azınlıkların korunmasıyla ilgili olarak Yunanistan'ın bağımsızlığını fiilen kazanmasından bu yana yaptığı bütün antlaşmalar gözden geçirilmiştir. Batı Trakya toplumu için bunların hepsi geçerli midir? Buna benzer bir sorun, değişik bir biçim altında şu anda Türk ile Yunan diplomatları arasında tartışılmakta olup, siyasî sonuçları önemli olabilecek bir hukukî çatışma olarak sürüp gitmektedir. İkincisi, Batı Trakya Türkleri Yunanistan'daki tek Müslüman-Türk azınlık toplumu değildir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1947 yılındaki Paris Barış Antlaşmasıyla Yunanistan Oniki Ada'ya da sahip olmuştur ve bu adalarda (özellikle Rodos'ta) Türkler yaşamaktadır. Bunlara nasıl bit statü uygulanması gerekecektir? Konumuz Batı Trakya olmakla birlikte, Batı Trakya'ya uygulanacak statünün geçerliliği araştırılırken, kapsam sorunu da kendiliğinden önümüze çıkmaktadır.

Söz konusu uluslararası metinleri üç kategori altında incelemek uygun olacak. Birincisi, 1830 ve 1881 metinlerini içine alan Ondokuzuncu Yüzyıl azınlıkları koruma antlaşmalarıdır. İkincisi, Yunanistan ile Osmanlı İmparatorluğu arasında ikili bir anlaşma olan 1913 metni ve üçüncüsü de Milletler Cemiyeti sistemine bağlı olarak yapılmış olan 1920 Yunan Sevr'i ile Lozan Antlaşması olarak sayılabilir.

1830 Protokolü ve 1881 İstanbul Sözleşmesi :

Ondokuzuncu Yüzyıl azınlıkları koruma sisteminin bu tipik örnekleri, Büyük Devletler arasında yapılmış anlaşmalar olup, Yunanistan'a bu devletlerce onaylatılmış belgelerdir. Konumuz açısından ortak özellikleri, her ikisinin de "Yunanistan'a terkedilen topraklar" üzerinde yaşayan Müslümanların haklarıyla sınırlı oluşlarıdır. Birinci metin, Yunanistan'ın bağımsız olduğu andaki topraklarda, yani Mora ve Attik yarımadaları ve civar adalarla, ikincisi de Tesalya'yla ilgilidir. Yani, bu iki metin Batı Trakya için geçerli değildir. Geçerli oldukları yerlerde de nüfus mübadelesi sonucu Müslüman kalmadığından, konusu ortadan kalkmış her antlaşma gibi ölü birer metin niteliği göstermektedirler. Zaten 1920 Yunan Sevr'inin dibaçesinde de belirtildiği gibi, Müttefik Devletler garantisi altındaki bu metinlerin yeri Milletler Cemiyeti garantisi altındaki bu antlaşma (Sevr) tarafından doldurulmuştur.

1913 Atina Antlaşması ve 3 Numaralı Protokol :

Yunanistan'da şimdiye dek Müslüman azınlıklara tanınan hakların kuşkusuz en ilerisini oluşturan bu antlaşma da, yukarıdakilerde gördüğümüz özelliği taşımaktadır, yani genel bir antlaşma olmayıp, Girit adası dahil olmak üzere Tesalya'dan Batı Trakya'nın batı sınırına kadar bugün Yunanistan'ın sahip olduğu bölge için yapılmıştır. Bu bölgenin Müslüman Türkleri de 1923 mübadelesine dahil olduğundan, 1913 Antlaşması'nın Müslüman kökenli halkı mübadeleye dahil olan başka bölgeler için de geçersizdir.

Bu 1913 metni, Yunanistan ile Türkiye arasında halen tartışma konusudur. Yunanistan, 1981'de Türkiye'ye verdiği notalarda antlaşmanın geçersiz olduğunu savunmaktadır. Yunanistan her ne kadar 1913 Atina Antlaşması'nın geçerliliğini redediyorsa da, Yunan belgelerinin çeşitli arazi anlaşmazlıkları konusunda bu metne atıf yaparak geçerli olduğunu kabul ettikleri görülmektedir. Örneğin, Gümülcine'de bulunan Sohtalar Medresesi'ne vakfedilmiş bir arazi konusunda, Devlet Mülkleri Hukuk Danışmanlığı, 9 Nisan 1976 cuma günü yaptığı toplantıda, İstinaf Mahkemesi üyelerinden Vazilyon Zeppos tarafından verilen bir mütalaayı kabul etmiştir. Mütalaaya göre; 1913 tarihli Atina Antlaşması'nın 12. maddesi vakıfların Müslüman cemaatlerinde yönetilmesini öngörmüş, fakat bunların mülkiyetini Cemaatlere vermemiştir. Zaten 30 Ocak 1923 mübadele sözleşmesine göre Müslüman vakıfları tasfiye edilmiş ve Yunan Devletine intikal etmiştir. Gene Mütalaaya göre, her ne kadar 10 Haziran 1930 Ankara Mukavelenamesi'nin 7. maddesi Yunan Devletince işgal edilmeyen gayr-i menkullerin sahiblerine geri verilmesini öngörmekteyse de, söz konusu vakıf arazisi bundan da yararlanamaz, çünkü vakıfların sahibi olan Müslüman tüzel kişileri 1923'te tasfiye edilmiştir ve söz konusu gayr-i menkul mülk, mevcut olmayan tüzel kişilerin mülkiyetinde olamayacağı, hiç kimseye ait olmaması da imkân dışı bulunacağı için, Yunan Devletine ait sayılmalıdır.

Yukarıda belirtilen tarihte 19 numara ile Devlet Mülkleri Hukuk Danışmanlığı kararı olarak kabul edilen ve sonra da Yunan Maliye Bakanlığı'nın 10 Temmuz 1976 tarih ve D. 4021/167 Protokol numarasıyla benimsenen mütalaaya bakılacak olursa, bir "yanlışlıklar manzumesi"dir, çünkü, 30 Ocak 1923 Antlaşması (md. 10) taşınmaz malların tasfiyesini öngörmektedir ama, bu hüküm mübadeleye giren bölgelerdeki özel ve tüzel kişiler içindir; oysa Sohtalar Medresesi Batı Trakya'nın en büyük kenti olan Gümülcine'dedir, yani "mübadil" değildir, "établi"dir.İkincisi, 1930 Mukavelenamesi, 16. maddesinde sayılan istisnalar dışında, Batı Trakya için geçerli değildir; mübadeleye giren bölgeler için geçerlidir.

Mübadeleye girmeyen bir bölgedeki bir Medrese'ye ait bir vakfı mübadeleye girmiş bir tüzel kişinin malı gibi göstererek Yunan Devleti'ne mâl eden bu mütalaanın yanlışları burada bizi ilgilendirmemektedir. Bizi burada ilgilendiren, bir devlet kuruluşunun resmî mütalaasında 1913 Atina Muahedenamesi'ne 1976 yılında atıf yapması, Yunan Maliye Bakanlığı'nın da bunu benimsemesidir. Fakat, sadece yapıldığı tarihte (1913) "Yunanistan'a terkedilen topraklar" için geçerli olduğunu, dolayısıyla, 1920'de ilhak edilen Batı Trakya için geçersiz olduğunu söyleyecek yerde red gerekçesini, doğrudan doğruya, 1923'te yapılan nüfus değişimi sonucu Antlaşmanın konusunun ortadan kalktığına dayandırmaktadır. Yunan Dışişleri Bakanlığı'na göre, 1913 antlaşması yerine 1923'te imzalanan Lozan antlaşması geçmiştir ve bugün Yunanistan'ı Türk kökenli azınlıklar konusunda bağlayan tek antlaşma da bu Lozan antlaşmasıdır.

Yunan Dışişleri'nin iddiası ilginçtir, çünkü Yunanistan'ı azınlıklar açısından asıl bağlayan genel anlaşma olan 1920 Yunan Sevr'ini hiç yapılmamış varsayarak doğrudan doğruya 1913'ten 1923'e atlamaktadır. Bunun sebebi, Yunan Sevr'inin Yunanistan'a tek taraflı azınlıkları koruma yükümlülüğü getiren bir uluslararası metin olması olsa gerektir ve Yunanistan, en azından Türk kökenli azınlıklar açısından, mütekabiliyet göstermeyen koruma hükümlerini tanımamak eğiliminde gözükmektedir.

1913 metni açısından çok önemli bir nokta bulunmaktadır. Antlaşma'ya üç adet protokol eklenmiştir ve hatırlanacağı gibi Antlaşmanın 2. maddesi hükmüne göre 3. numaralı Protokol yalnızca "Yunanistan'a bırakılan topraklar" için değil, "Yunanistan'ın bütün toprakları" için geçerli kılınmıştır. Devletlerin antlaşmalar konusundaki halefiyeti ilkelerine göre, bir toprak parçasına yeni sahip olan devletin daha önce yapmış olduğu antlaşmalar, halefiyet tarihinden başlayarak o toprak parçası için de geçerli olmaktadır. 3 numaralı Protokol imzalandığında Yunanistan henüz Batı Trakya'ya (ve 12 Ada'ya) sahip değildir ama, bu halefiyet ilkesi ve de uluslararası Adalet Divanının 1978'deki kararı nedeniyle bu Protokol'un adı geçen bölgelerdeki Müslümanlar açısından geçerli olması hukukî bir zorunluluktur. 3 numaralı Protokol, Yunanistan'ın 1981 yılında iddia ettiğinin tersine, Lozan Antlaşması ile kaldırılamamıştır ve eğer bundan sonra Yunanistan, üzerinde Müslümanlar yaşayan başka bir toprak parçasına daha sahip çıkacak olursa, o toprak parçası üzerinde de geçerli olacaktır.

Lozan Konferansı görüşmeleri de, bu Konferans'ta imzalanan barış antlaşmanın 1913 Atina Muahedenamesi'ni (dolayısıyla, 3 numaralı Protokol'u) yürürlükten kaldırmadığının delilidir. Nitekim Venizelos, 19 Aralık 1922 oturumunda Türkiye'deki azınlıkların korunması hükümleri görüşülürken, 1913 Antlaşması'nın 11. maddesini okumuş ve yeni Türkiye'nin de böyle geniş güvenceler vermesi gerektiğine örnek olarak göstermiştir. Daha da ötesi, 29 Aralık 1922 tarihli oturumda Türk heyetinin İstanbul Rum Patrikliği'nin yurt dışına çıkarılması konusunda direnmesi üzerine söz alan Yunanistan delegesi Caclamanos, müftüleri Müslümanlara seçtiren, başmüftünün de İstanbul'a bağlı olmasını öngören Atina Antlaşması'ndaki hükümlerin bu durumda yürürlükte kalmasını kabul edemeyeceklerini söylemiş, fakat buna Fransız delegesi Laroche, konumuz açısından son derece önemli olan bir cevap vermiştir. Yapılması söz konusu olan Antlaşma (Lozan) Yunanistan'ın ve Türkiye'nin daha önce doğrudan doğruya girişmiş bulundukları hukukî yükümlülüklerden hiç birini değiştiremez ve Konferans'ın bu çeşit yükümlükleri kaldırmak ya da doğrulamak yetkisi de yoktur.

10 Ağustos 1920 Yunan Sevr'i :

Sevr Antlaşması, şimdiye dek Yunanistan konusunda gördüğümüz azınlık antlaşmalarından önemli bir farklılık göstermektedir. Diğer üçünün tersine bu Antlaşma geneldir ve bütün azınlıklara, "Bütün Yunanistan toprakları"nda uygulanacaktır. Dahası, Başlangıç Bölümü'nde, Antlaşma'nın "Yunanistan'ın bundan sonra edinebileceği topraklar için de" geçerli olduğu açıkça belirtilmiştir. Yani, Sevr Antlaşması'nın Batı Trakya ve Oniki Ada'ya uygulanabilirliğini ileri sürmek için, 3 numaralı protokol'u incelerken yaptığımız gibi halefiyet ilkelerine gitmek bile gereksizdir.

Bununla birlikte, Yunanistan, gene 1981 yılında Türkiye'ye yolladığı notalarda, Sevr Antlaşması ile bağlı olduğunu da reddetmektedir. Yunan Dışişleri'ne göre, 1920 Sevr Antlaşması'nın hükümleri, Müslüman azınlıklar açısından Lozan Antlaşması'nın 37.-45. maddeleriyle aynıdır. Üstelik, Lozan'a ekli XVI numaralı protokol'un içeriğinden olsun, Sevr Antlaşması'nın hiçbir biçimde Yunanistan'a Müslüman Azınlığın korunması açısından tek taraflı yükümlülükler getirmek gibi bir amacı olmadığı anlaşılmaktadır.

Yunan Dışişleri'nin Sevr'in geçerliliğini bu reddediş mantığını anlamak zor olmakla birlikte, gerek sözü edilen XVI numaralı protokol'un incelenmesinden, gerekse bu konuda yazmış olan yazarların ileri sürdüklerinden, tam ters yönde bir sonuç çıkarmak zor değildir. Nitekim, Lozan'ın Son Senet'inde XVI. numara ile kayıtlı olan Protokol "İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya ve Yunanistan hükümetleri, işbu Konferansta yapılan Barış Antlaşmasıyla öteki Senetlerin yürürlüğe konulmasının, Yunanistan'daki azınlıkların koruması konusunda Başlıca Müttefik Devletlerle Yunanistan arasında, 10 Ağustos 1920 tarihinde, Sevr'de yapılmış Antlaşmanın yürürlüğe konulmasını gerekli kıldığı kanısına varmışlardır", demektedir. Protokol'a göre, Sevr'de yapılmış bu iki antlaşmanın onay belgeleri, Lozan'ınkilerle birlikte sunulacaktır.

Demek ki Lozan Antlaşması, 1920 Yunan Sevr'ini kaldırmak şöyle dursun, bu XVI Numaralı Protokol ile onu teyid etmiş ve hatta onaylanmasını istemiştir. Nitekim, Yunanistan bunun arkasından o zamana dek onaylanamamış olduğu Sevr Antlaşması'nı 29 Eylül ve 30 Ekim 1923 tarihli tasdik belgeleriyle onaylamıştır. Protokol okunduğu zaman başka nasıl bir anlam çıkabileceğini anlamak gerçekten zordur. Tam tersine, Yunan Dışişleri'nin iddialarının tersini ortaya koymak için katmerli bir sistem bulunduğuna işaret etmek oldukça kolay gözükmektedir, çünkü, Batı Trakya'yı Bulgaristan'dan alarak Müttefikler'e veren 1919 Neuilly Antlaşmasının 16. maddesi, Yunanistan'ın Başlıca Müttefik ve Ortak Devletler'le antlaşma imzalayarak, kendi sınırları içindeki azınlıkları koruyacağı hükmünü getirmekte, 10 Ağustos 1920'de Sevr'de B. Britanya, Fransa, İtalya ve Japonya ile Yunanistan arasında Trakya konusunda imzalanan antlaşmanın 3. maddesinin 2. paragrafı ile de Yunanistan, bu korumanın Batı Trakya'ya da uygulanacağını doğrulamaktadır. Bu koruma da, Trakya konusundaki antlaşma ile aynı yer ve tarihte imzalanmış bulunduğu daha önce belirtilmiş bulunan Yunan Sevr'inde ayrıntısıyla belirlenecektir.

XVI numaralı protokol'ün çeşitli yazarlar tarafından yorumu da yukarıda söylenenlere katılmakta olup, Yunan Dışişleri'nin tezini destekler olmaktan uzak bulunmaktadır. Milletler Cemiyeti Dernekleri Uluslararası Birliği'nin daha önce de sözü edilen Raporlarından üçüncüsünde yayınlanan ve Soy, Dil ve Din Azınlıkları Özel Komisyonu başkanı Willoughby Dickinson imzasını taşıyan incelemede, Lozan'ın 37.-45. maddelerinin, 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması ve aynı yerde ve tarihte Trakya'nın statüsüyle ilgili olarak imzalanan antlaşmayla "izah edilmiş ve tanımlanmış" olacağı söylenmektedir. Gene aynı rapor'da yayımlanan ve Birlik Sekreter Yardımcısı William O'molony imzasını taşıyan "Türkiye ve Yunanistan'da Azınlıkların Bugünkü Durumu" başlıklı yazı, Lozan Antlaşması'nın doğrudan ve dolaylı olarak iki tip güvence getirdiğini ve bunların üç grupta sınıflandırılabileceğini söylemektedir: 1) Bizzat Lozan Antlaşması'nın 37.-45. maddeleri, 2) Yunanistan'daki azınlıkların korunmasına ilişkin Sevr Antlaşması'nın hükümleri, 3) Sevr'de Trakya konusunda imzalanmış antlaşmanın hükümleri. Yazara göre, Lozan'daki XVI numaralı protokol'ün anlamı, Lozan'ın yürürlüğe girdiği an, sözü edilen diğer iki antlaşmadaki azınlık koruma maddelerinin uygulanmasını da ardısıra sürükleyeceğidir. Böylece Lozan'ın 37.-45. maddeleri izah edilmiş ve tanımlanmış olacaktır.

Sevr Antlaşması:

1) Mütekabiliyet aranmadan tek taraflı verilmiş, 2) Yunanistan'daki bütün azınlıklara uygulanabilir, 3) İleride Yunanistan'a katılabilecekler dahil, bütün Yunan topraklarına dönük azınlık koruma hükümleri taşıyan, bir antlaşmadır.

Ayrıca antlaşmanın 16/3 maddesine göre, o tarihte Başlıca Müttefik ve Ortak Devletlere dahil bulunan ve Milletler Cemiyeti Konseyi üyesi olan ülkeler, bu antlaşmanın hükümlerinin uygulanması kosununda Yunanistan'ı, Uluslararası Daimi Adalet Divanı'nın bugünkü devamı olan Uluslararası Adalet Divanı'na zorunlu olarak götürme yetkisine sahiptir. Türkiye bu ülkeler arasında bulunmadığı için bu yetkiye sahip bulunmamaktadır ama, bu ülkelerden birini Batı Trakya'daki hakların ihlal edildiği konusunda ikna edilebilirse, Yunanistan'ın Divan önüne çıkması hukukî bir zorunluluk olacaktır.

Lozan'ın Geçerliliği

Sevr'in bugün geçerli olması için bütün bu gerekçeler mevcut ve açık bir biçimde ortadayken, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'nın bu geçerliliği niye reddettiği ve kendini niçin yalnızca Lozan sistemi ile bağlı saydığı sorusunun iki cevabı olsa gerektir.

Bunlardan birincisi, Antlaşma'nın hemen yukarıda sözü edilen üç niteliğidir. Yani tek yanlılığı, azınlık türleri açısından genelliği ve coğrafya açısından genişliğidir. Oysa Lozan Antlaşması'ndaki azınlık koruma hükümleri (md. 37-45) Yunanistan açısından bu niteliklerin tersi nitelikler taşımaktadır. Bir kez, Lozan tek yanlı olmayıp, mütekabiliyet ilkesi üzerine kurulmuştur. İkincisi, Lozan Azınlık türleri açısından özel bir durumla, yalnızca Müslüman azınlıkların durumuyla ilgilidir. Üçüncüsü de, Müslüman azınlıklar 1923 mübadele sözleşmesiyle Batı Trakya'dakiler dışında Türkiye'ye yollandığı için, Lozan coğrafi açıdan da sınırlı bir antlaşmadır.

İkinci neden, Yunanistan'ın bir gün Lozan'dan kurtulmak niyetine bağlı gibi gözükmektedir. İstanbul Rumları çeşitli nedenlerle Yunanistan'a göçetmektedirler. Orada Yunan uyruğuna geçmeyen, Türk vatandaşlığını koruyarak iş kuran bu Rumların göçü, İstanbul "établi"lerinin sayısını çok azaltmış ve son zamanlarda 5-6000'e kadar indirmiştir. Ancak Türkiye dışındaki 60.000'den fazla Rumlar Türk vatandaşlığını taşımaktadırlar. Lozan'daki azınlık korumasının mütekabiliyet ilkesi üzerine kurulduğunu belirten Yunan yetkilileri, bunu resmen söylememekle birlikte, İstanbul'daki Rum azınlığının bir topluluk olarak ortadan kalkması üzerine bu mütekabiliyet bozulmuş olacağını ve kendilerinin de Lozan hükümlerini Batı Trakya'da uygulamamak hakkına sahip olacaklarını hissettirir bir tutum içerisinde gözükmektedirler. İstanbul Rumları'nın azalması konusundaki yakınmaları bir gün işte bu amacı gerçekleştirmeye yönelik gibi gelmektedir. Lozan'ın 37.-45. maddelerini kendilerini bağlayan tek antlaşma olarak ilan etmeleri, Sevr'i tanımamayı mütekabiliyet ilkesinin yokluğuna bağlamaları biraz da bundandır. Oysa, Lozan'daki azınlık korumasının iki ayağından birini oluşturan İstanbul Rumları'nın sayıca azalması, hiçbir surette diğer ayağın yararlandığı hakları etkilememesi gerekir. Lozan kafa sayısı hesabı yapan bir antlaşma değildir. Türkiye Lozan'daki azınlık haklarını kaldırıyor ya da uygulamaktan kaçınıyor durumuna girdiği zaman Yunanistan için böyle bir hakkın doğacağı açıktır, ama, İstanbul Rumları'nın İstanbul'daki gayr-i menkullerini tasfiye etmeden, üstelik Türk vatandaşlığını korudukları için Türkiye'ye her an dönebilecek bir biçimde Yunanistan'a yerleşmelerinin, bu ülkeyi Batı Trakya Türkleri'ni adı geçen Antlaşma gereğince tanınmış haklardan yoksun bırakmayı düşünmeye götürmesi, savunulması güç bir tutum gibi gözükmektedir.

Burada Lozan'ın yukarıda değinilen birtakım nitelikleri konusunda söylenen sözler, bu antlaşmanın Yunanistan açısından ele alınması durumunda geçerli olan niteliklerdir. Oysa, olaya Ege Denizi'nin Türkiye kıyısından bakılacak olursa, Lozan Antlaşması'nın 37. - 45. maddeleri Türkiye açısından (nasıl Sevr Yunanistan için tek yanlı ve genelse) tek yanlı ve genel bir azınlıkları koruma antlaşmasıdır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nde Rumlardan başka gayr-i müslim azınlıklar da vardır ve bunlar için Türkiye bir mütekabiliyet ilkesinden yararlanmamaktadır. Örneğin, Türkiye'deki Yahudilere karşılık Ermenistan Cumhuriyeti'ndeki Müslümanlar Lozan'dan yararlanıyor değillerdir. Bu durumda, geneldir ve özellikle tek yanlıdır diye, Türkiye Cumhuriyeti Lozan'ı Rumlar dışındaki gayr-i müslim azınlıklara (Protestanlara, Katoliklere, Yahudilere...) uygulamaktan kaçınacak mıdır? Bu sorunun cevabı "hayır" ise, Yunanistan'ın genel ve tek yanlı azınlık koruma antlaşması olan Sevr'in de geçerliliği inkâr edilemez.

Konumuz olan Batı Trakya Türkleri açısından, Sevr-Lozan tartışmasına şöyle bakmak gerekir. Batı Trakya Türkleri için Sevr genel bir azınlık koruma rejimi, Lozan Sistemi ise özel bir azınlık koruma rejimidir. Her iki sistemde de azınlık koruma hükümlerinin aşağı yukarı aynı olması birşeyi değiştirmez.

Bu genel - özel rejim ayrımı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği'nin 1950'de yayınladığı ve Milletler Cemiyeti sistemi içinde yapılmış olan azınlık koruması antlaşma ve bildirilerinin hukukî geçerliliğini araştıran belgelerde Yunanistan'dan söz edilirken de yapılmıştır. Ayrıca her iki antlaşma da aynı dönem ve sistemin ürünüdür. Her ikisi de, azınlıkları koruma hükümlerinin temel yasa sayılacağını, bunlarla çelişen resmi metin çıkarmanın yasak olduğu kuralını getirmektedirler. Her ikisi de Milletler Cemiyeti tarafından güvence altına alınmış metinlerdir. Üstelik, çeşitli ülkelere ilişkin azınlıkları koruma antlaşmalarının listesi verilirken, her zaman "Yunanistan" başlığı altında Sevr Antlaşması, "Türkiye ve Yunanistan" başlığı altında da Lozan Antlaşması sayılmaktadır.

Tabii olarak, Lozan Sistemi'nin Batı Trakya için tümüyle ve tartışmasız olarak geçerli olduğunu eklemeye gerek yoktur. Ayrıca, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması'nın 45. maddesi, "... haklar, Yunanistan'ca da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır" hükmünü getirdiği için, devletlerin halefiyyeti ülkesine göre, bu Antlaşma Yunanistan'a 1947'de katılan Oniki Ada için de geçerlidir.

Sonuç olarak bugün Batı Trakya Türklerinin hukukî statüsü, 1) 1913 Atina Antlaşması'na bağlı 3 numaralı Protokol, 2) 10 Ağustos 1920 Yunan Sevr'i ve 3) 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşmasının 37. - 45. maddeleri oluşturmaktadır ve bu üç kategori uluslararası metin, aynı zamanda Oniki Ada'da oturmakta olan Müslümanların azınlık hakları açısından da yukarıda belirtilen nedenlerle, aynı ölçüde geçerlidir.

Bu arada Yunanistan'daki tüm azınlıklar, Yunanistan devletinin o tarihlerden günümüze dek imzalayarak taraf olmuş bulunduğu tüm uluslararası bildiri (örneğin, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi), örgüt (örneğin, AET ve Avrupa Konseyi) ve sözleşmelerin (örneğin, Her Türlü Irk Ayrımının Ortadan Kaldırılması Uluslararası Sözleşmesi) getirdiği insan hakları hükümlerinden de yararlanacaklardır.

Türk ve Rum Ahali Mübadelesi ve "établi" Sözleşme ve Anlaşmaları

Lozan Antlaşma'sının ''Azınlıkların Himayesi'' kısmında hakları güvence altına alınan Batı Trakya Türk toplumunun statüsünü oluşturan milletlerarası anlaşmalar Lozan Barış Antlaşması ile son bulmamıştır.Lozan'da 30 Ocak 1923'te imzalanan ''Rum ve Türk ahalinin mübadelesine dair mukavelename ve protokol'' gereğince Türkiye'deki Rumlarla, Yunanistan'daki Türkler mübadele edilecek, ancak 1912 kanunu mucibince belirlenen İstanbul Belediyesi sınırları içinde, 30 Kasım 1918 tarihinden önce yerleşmiş bulunan Rumlarla, 1913 Bükreş Antlaşmasıyle sınırları çizilen Batı Trakya'nın Batı sınırının doğusunda yaşayan Türkler mübadele dışı bırakıldılar. Burada Batı sınırının özellikle belirtilmesi, Batı Trakya'nın Bükreş Antlaşması öncesindeki sınırlarının daha geniş bir alanı kapsadığındandır.Nitekim 1913 ''Batı Trakya Hükumet-i Müstekılesi''nin sınırları daha geniş olup,Kavala şehrini de içine alacak şekilde batıda Struma nehrine kadar uzanıyordu.

30 Ocak mübadele sözleşmesine göre (md. 11), bu sözleşmeyi uygulamak üzere, Türk ve Yunan temsilcilerinin de dahil olduğu milletlerarası bir karma komisyon kurulacaktı.Gerçekten bu komisyon kurulmuş ve Ekim 1923'ten itibaren çalışmalara başlamıştır.

 
Copyright  2009 iso3web.net. All rights reserved.


MKPortal ©2003-2008 mkportal.it
Bu safya 0.08775 saniyede 17 sorguyla oluşturuldu